Etrafındaki keşmekeşi biraz olsun azaltabilmek için, üstüne üstüne gelen bir önceki kırmızı balonda düşünüp yapamadığını, herşeyi kılıfına uydurarak, şimdi yaptı. Nazikçe bilinçli falsolandırılmış bir vuruşla köşedeki masanın arkasına atıverdi balonu. Yüzünde şaşırmış, mahçup, sevimli bir ifade.. nolur nolmaz bakan gören olur...Cebindeki çakılı anahtarlığı, curcunadan kopup gelen bir sonraki balon için kullanma cesaretini toplamaya çalıştı. Tekrar çay almak için kalksa bir 5 dakika daha geçer miydi?
Cumartesi Cumartesi 2 yıl öncesi için sabahın körü sayılabilecek bir vakitte bunca çocukla ve bunca şuurunu kaybetmiş gördüğü anne-babayla - keşke kendisi de biraz olsun kurtulabilseydi ona iki beden büyük gelen farkındalığından- ne işi vardı camları buğulanmı;, zevksiz bir renk cümbüşüne dönmüş bu yerde. Tam karşısında duran mavi saçlı cırt sarı kıyafetli palyaçoyla göz göze geldi Palyaço elindeki direksiyonu isteyen ufaklığı, çaktırmadan bertaraf etmek için ilgisini dağıtmaya çalışıyoru. Yüzündeki sinir ve çaresizlik karışımını gizlemekte onca boyaya rağmen pek de başarılı değildi. "Benden öğrenecek çok şeyi var" diye düşündü.
Sonunda Figen sahneye girdi. “İki dakikalığına alınabilir miydi direksiyon? Eren’in –deminki direksiyon diye vızıldayan oğluymuş meğer- hevesi hemen kaçardı zaten. Söz gerisin geri getirilecekti birazdan. O sırada palyoço bey de aynı oyuna tencere kapağıyla devam etse, direksiyon yerine daha bile absürt olurdu. Çocukların hayal gücü genişlerdi” İşte karısından kalan zerreler. Hepi topu direksiyonu isteyecek, herşeyi uzun uzun birbirne bağlıyor, seriyor, çözümlüyor, sonuçlandırıyor. Ama eski günlerdeki gibi bu analizleri seyrettikleri bir tiyatro oyunu için değil de kimbilir hangi bücürün 3. Yaş doğum gününde ne işi olduğunu sorgulayan bir palyaçonun direksiyon sorunsalı için yapıyordu. Nerdeeen nereye gelmişlerdi. Eren’in sevgisi bizi bizden aldı diye düşündü. Çok sevimliydi kerata. Babasının aksine girdiği her ortamda acayip kabul görüyor ve sempati topluyordu ama hiç halden, maçtan, sigara keyfinden, dertten, iki lafın belini kırmaktan anlamadığı gibi o anlamadıkça, anlaşılabilir olmak adına Figen nasıl da geriliyordu. Tek muhabbeti Eren’e hitap eden varyeteli sebze çorbası denemeleri, yeni tanıştığı sebzeler – geçenlerde hayatımıza yeni bir tat kattım diyerek taktim ettiği bal kabağı çorbası nasıl bir talihsizlikti- kreş hayatının zorluklarından ibaretti. Şöyle karşı karşıya, yüz yüze bakarak yemek yiyemez olmuşlardı. Yere atılanı al, ağzına bir lokma at, yere atılan yenecek birşeyse ağzına onu at, Eren’in ağzına tık bişeyler...Eski dingin akşam oturmaları insanın kendini kaybettiği bir maratona dönüşmüştü.
Yanına nice çocuklar geldi, pespembe örümcek adamlar, masmavi barbiler hiç birini ayrıt etmeden itinayla masallahları, sevgi sözcüklerini ezberden sıraladı. Keşke fotoğraf makinasını unutmasaydı da ortama tutunmak konusunda, hepsi palyaçodan hallice diger babalar kadar varlık gösterebilseydi. Ama ne yazıkki ne kadar çabalarsa çabalasın albüm Cdsi yapıp herkese postalasa bile etraftaki bu fıkır fıkır anneler kadar adapte ve doğal ve rahat ve ait olamayacaktı. Figen’in kırk yıllık arkadaşları yerlerini bu yeni kadınlara bırakıyorları. Yeni aile dostları gereğinden gürültülü kahkahaları, samimiyet belirtisi ‘canimli’ , ‘hayatımlı’, ‘şekerimli’ sohbetleriyle adım adım giriyorlardı hayatlarına. Oysaki hepi topu iki yıllık mazisi olan bu veletler dışında hiçbir ortak noktaları yoktu.
Toplu fotoğrafa girmesi için seslendi Figen. En kaynaşık gülümsemesini takınarak belli belirsiz yerleşti sağ arka köşeye. Çocuklar zaptedilip yerleştirilirken yanağındaki yeşil, burnundaki kırmızı kalıntılarla gençten bir çocuk yaklaştı. Elindeki casper maskesini “ Hem absürd, hem espirli, hem de daha kolay olur diyerek” uzattı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder